Kazasker Mustafa İzzet Efendi

Hattat
Doğum Tarihi H. 1216
M. 1801-1802
Ölüm Tarihi H. 1293
M. 1876
Doğum Yeri Kastamonu-Tosya
Mezar Yeri İstanbul-Tophane, Kadırihane Tekkesi Haziresi

Fotoğraflar

Sanatkâr Hakkında

Destân Ağazâde Mustafa Ağa’nın oğlu olarak H. 1216/M. 1801’de Tosya’da doğdu. Ana tarafından nesebi, Şeyh Seyyid İsmâ’il-i Rumî’ye dayanır. Babasının vefâtı üzerine, annesi tarafından çocuk denebilecek yaşta iken İstanbul’a gönderilir. Henüz 13 yaşında ve Fâtih’teki Baş Kurşunlu Medresesi’nde ilim tahsîl ederken Bahçekapısı’ndaki Hidâyet Cami’nde Cuma selâmlığına çıkan Sultan Mahmud’un huzurunda edâ ettiği na’t-ı şerîfin beğenilmesi üzerine Silâhdâr Gâzî Ahmed Paşazâde Alî Bey’in himâyesine verilir.

3 sene onun dâiresinde tahsîl ve terbiye görüp hüsn-i hat dersleri aldıktan sonra Galata Sarayı’na çerağ edilir. Orada da 3 sene kaldıktan sonra H. 1236/M. 1820’da Silâhdâr Alî Paşa’nın iltimâsı ile Enderûn’a alınır. Burada da Kömürcüzâde Hâfız Şeydâ’dan musıkî dersleri alıp neyzenlik ve hânendeliğe çalışır. Ancak daha sonra askerliğe geçmek arzusuyla saraydan çerâğ olmak ister. Kabul görmemesi üzerine 100 guruş mâhiye ihsân ile H. 1245/M. 1829’da hac vazifesini ifâ etmek üzere saraydan ayrılır.

Nakşibendî Târikatı meşâyihinden Kayserili Alî Efendi ile birlikte Hicaz’a giderek, Abdullah Dehlevî hulefâsından Şeyh Mehmed Cân Efendi’ye hizmetine girer. Oradan Mısır’a geçerek 7 ay kadar orada kalır. İstanbul’a döndükten sonra da Mahmud Paşa Hamamı civârında bir hâneye yerleşerek, başında Nakşî tâcı ve sırtında Dehlevî hırkası olduğu hâlde saray yaşantısından uzak durmaya çalışır.

Ancak bir Ramazân günü Bayezid Cami’nde kamet aldığına şâhid olan Sultan Mahmud, hizmetini terkederek bu kıyafete girdiği için kendisine pek ziyâde kızıp nefyine fermân verir. Araya girenlerin delâleti ile affedilerek, tekrar Sultan Mahmud’un muhabbetini kazanan Mustafa İzzet Efendi, ömrünün sonuna kadar sultanın sâz nevbetlerine devam ederek nice lütûf ve iltifâtına nâil olur. Muhtelif tarihlerde muzıka ve hademe-i hümâyûnun hutût muallimliklerine tayin edilir.

Sultan Abdülmecîd’in cülûsundan sonra da Eyüp Sultan Cami hitâbetine getirilir. Ayrıca Lâleli Cami Evkafı’nın kaymakamlığı da uhdesine tevcîh edilir. 1261 senesi Muharrem’inde (Ocak-1845) Eyüp Sultan Cami’nde Sultân Abdülmecîd’in huzurunda okuduğu hutbe pek ziyâde beğenildiğinden imâm-ı sânî-i sultânî olur. Bu arada ilmiye kademelerinde de hızla yükselerek muhtelif tarihlerde Selânik, Mekke ve İstanbul kadılığı payelerini elde eder. Receb-1265/Mayıs-1849’ta da Anadolu Kazaskerliği pâyesini alır.

O senenin Zi’l-hicce’sinde(Kasım) de baş-imâm olan Mustafa İzzet Efendi’ye ilâve olarak Rumeli Kazaskerliği pâyesi verilir. Ertesi sene şehzâdegânın yazı muallimliğine ve Şehzâde Abdülazîz’in müzâkerecilik hizmetine tayin olunur. H. 1269/M. 1852’de imâmlıktan ayrıldıktan sonra iki def’a Meclis-i Vâlây-ı Ahkâm-ı Adliyye’ye âza ve ardından fiilen Rumeli Kazaskeri olup “hasbe’l-usûl Reisü’l-ulemâ ve Nâkibü’l-eşrâf” olur.

Meclis-i Vükelâ’ya me’mur iken H. 27 Şevvâl 1293/M. 16 Kasım 1876 tarihinde vefât eden Mustafa İzzet Efendi, müntesiblerinden olduğu Tophâne’deki Kadirîhâne Tekkesi’nin hazîresinde medfundur. Defni esnâsında, fazilet sâhibi bir zâtın, “Efendiler, buraya gömdüğümüz bir ma’arif sandığıdır!” dediği menkûldür. Mezartaşındaki kitâbe şâkirdlerinden Muhsinzâde Abdullah Bey tarafından yazılmıştır. 

Eserleri

Hocaları

no image
Çömez Mustafa Vâsıf Efendi
Aklâm-ı Sitte
Yesârîzâde Mustafa İzzet Efendi
Ta’lîk
H. 1266-1269 / M. 1850-1852

Talebeleri

Abdullah Hulûsî Efendi
Aklâm-ı Sitte
Abdullah Zühdî Efendi
Aklâm-ı Sitte
Çarşambalı Ârif Bey
Sülüs
Hasan Rıza Efendi
Celi Sülüs
Şefik Bey
Aklâm-ı Sitte
H. 1251 / M. 1835-1836
no image
Hasan Hayrullah Efendi
Aklâm-ı Sitte
no image
Hüseyin Keşfî Efendi
Aklâm-ı Sitte
no image
Kayışzâde Osman Nûrî Efendi
Aklâm-ı Sitte
Mehmed İlmî Efendi
Aklâm-ı Sitte
Sultan Abdülmecid
Aklâm-ı Sitte
no image
Mehmed Şevket Vahdetî Efendi
Celi Sülüs
no image
Mehmed Hilmî Efendi
Aklâm-ı Sitte
no image
Siyâhî Mehmed Selîm Efendi
Aklâm-ı Sitte
no image
Mehmed Zekâî Dedeefendi
Aklâm-ı Sitte
Muhsinzâde Seyyid Abdullah Bey
Aklâm-ı Sitte
no image
Seyyid Mehmed Alî Vasfî Efendi
Aklâm-ı Sitte
H. 1291 / M. 1874-1875
no image
Zâhide Selma Hanım
Aklâm-ı Sitte
H. 1291 / M. 1874-1875
Abdurrahman Efendi
Hüsn-i Hat

Ketebe.org İsmail Orman

Orta boylu, şişmanca, mavi gözlü, güzel ve güler yüzlü, sarıdan dönmüş beyaz sakallı ve yanakları pembe olarak tarif edilen Mustafa İzzet Efendi’nin havass ve avam nezdinde de pek muhterem, nâzik ve edib bir merd-i kâmil olduğu, teşerrüf edenler tarafından müttefiken ifâde edilmiştir. İlmî pâyesine istinâden hattatlar ve musikîşinâslar beyninde Kazasker Efendi” nâmıyla yâd olunurdu. Eserlerine daha ziyade “İzzet” ismiyle ketebe koymuşsa da, İtalya, Frenze’deki mushafında olduğu gibi, erken tarihli eserlerini “İzzeti” mahlasıyla imzaladığı bilinmektedir.

Aklâm-ı sitteyi, Galata Sarayı’ndaki eğitimi esnâsında, Hamidiyye Evkafı kaymakamı Çömez Mustafa Vâsıf Efendi’den meşketmiş olan Mustafa İzzet Efendi, hasletindeki yüksek istidâddan dolayı hüsn-i hatta kısa zamanda kemâle erişmiş, eslâfın yazılarını tetkikle kendi üslubunu tesis ederek, çağdaşları arasında mümtâz bir mevki elde etmişti. Necmeddîn Okyay’ın ifâdesine nazaran, bilhassa Hâfız Osman tarzında yazdığı nesihte “kelebek uçuşlarını” andıran tatlı ve yumuşak bir üsluba sahipti. Bu cümleden olan H. 1286/M. 1869-1870’te nesihle istinsâh ettiği Şâd Kelime-i Hazret-i Alî adlı eseri, aynı yıl içinde Mühendisoğlu Kulları Matba’ası’nda taşbasma olarak basılmıştır.

Yazıdaki mahâreti sâyesinde ikbâle de kavuşmuş, muhtelif ilmî ve idârî görevler elde etmişti. Ancak bu görevler yazı çalışmalarına tam anlamıyla kendini vermesini engelliyordu. Nitekim Eyüp Cami Hitâbeti’ni ifâ ettiği esnâda cuma günleri yazı yazmağa ara veren Mustafa İzzet Efendi’nin, bu fâsılanın yazı yeteneğindeki etkisini belirtmek için “cumartesi günleri yazdığım yazıları, aradan kırk yıl geçse ensesinden tanırım!” dediğini, yine Necmeddîn Okyay’dan naklen Uğur Derman söylemektedir.

İmâm-ı sultânî olduğu esnâda Sultân Abdülmecîd’in yazı hocalığını da üstlendiğini ise merhum Ali Alparslan söylemiştir. Öte yandan sultânın Mahmud Celâleddîn’in tarzını benimsemiş olmasından dolayı, sülüs celîsinde bir müddet o vadide yazı yazan Mustafa İzzet’in, bilâhare tekrar Mustafa Râkım yoluna dönmek istediğinde, el melekesinden dolayı buna tam anlamıyla muvaffâk olamadığı ve bu nedenle sülüs celîsinde her ikisinin de etkilerini barındıran, kendine mahsus bir şiveye sahip olduğu, yine onun ifâdelerindendir.

Sanat yaşamı boyunca 11 mushâf-ı şerîf ve hemen hemen bir o kadar Delâ’ilü’l-hayrât, 30’dan ziyâde En’am, 200’den fazla hilye-i sa’adet ve pek çok kıt’a ve murakka’ yazmış olduğu tespit edilmiştir. Eserleri Türkiye’nin ve dünyanın en önemli müzelerini süsleyen Mustafa İzzet Efendi’nin Ayasofya Cami’nde asılı duran İsm-i Celâl, ism-i Nebevî ile dört halife ile Hasan ve Hüseyin’in isimlerini ihtivâ eden elvâh-ı celîlesi ise, hüsn-i hattaki kudretine timsâlleridir.

Gerçekten de birer sanat şâheseri olan bu levhâlardaki yazılar Mustafa İzzet’in kaleminden çıkmış, şâkirdânından Mehmed Şefîk Bey ve Çırçırlı Mehmed Alî Efendi’nin himmetleriyle büyütüldükten sonra 35 santimetrelik kalemlerle her biri 7,5 metre çapındaki levhâlara işlenmişti. Tüm bu işlemler ise caminin içinde yapılmıştı.

Bu nedenle, Ayasofya’nın 1934’te müzeye dönüştürülmesinin ardından, Amerikalı araştırmacı Wiltmore’un mozaikleri incelemek üzere aldığı izin nedeniyle yerlerinden indirilen levhâların Sultanahmet Cami’ne asılması kararlaştırıldığında, kapıdan çıkarılmaları mümkün olmamıştı. Tahsisât etksikliği nedeniyle uzun müddet yerlerine yerleştirilemeyen bu levhâlar, nihâyet 1949 yılında İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın öncülük ettiği kampanya neticesinde gerçek yerlerini bulmuşlardır.

Ayasofya, Hırka-i Şerîf, Büyük Kasım Paşa, Küçük Mecîdiye, Sinan Paşa ve Yahyâ Efendi camilerindeki kubbelerini süsleyen Nûr âyetleri de onun dest-i hattı olup yine şâkirdânı tarafından aynı kalıp kullanılarak tatbîk edilmişlerdir. Bunların yanısıra sâ’ir mahâllerde mahkuk çok sayıda kitâbesi de vardır.

Ta’liki, Yesarîzâde Mustafa İzzet Efendi’den meşketmiş olan Mustafa İzzet Efendi’nin, ta’likten icâzet aldığı esnâda şu kıt’ayı söylemiş olduğu menkuldür:

Nazâr-ı şeh ile kıt’a-i garrâ

Levhâ-i mihre nâz ederse sezâ

Şâh-ı asrın ki ser-mü’ezziniyim

N’ola eyler isem İmâd’a salâ

Buradan da anlaşıldığı üzere, icâzetini Sultan Abdülmecid’in ser-mü’ezzini olduğu 1850-1852 yılları arasında almış olan Mustafa İzzet Efendi’nin, sonradan dahil olduğu bu vadide, devrinin en önemli ta’lik hattatı olan hocası seviyesinde olmasa da, ibrâz-ı kemâl etmiş olduğuna asarı şahittir. Bilhassa gençlik yıllarında kaleme aldığı, hâlen Sabancı Koleksiyonu’nda bulunan bu mushâf-ı şerîfi ile İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ndeki delâ’ilü’l-hayrâtı hatt-ı ta’likteki mahâretinin en büyük delilleridir.

Ancak sonraları daha ziyâde celî ta’lik üzerine yoğunlaşarak, bu hususta kudret sahibi hattatlardan biri olmuştur. Bu cümleden olarak Dolmabahçe Sarayı ile yanındaki Küçük Mecîdiye Cami’nin, Hırka-i Şerîf Cami, Nallı Mescid ve Ali Paşa Mescidi’nin inşâ kitâbelerini ta’likle kaleme almış olan Mustafa İzzet Efendi, Sultan Mahmud’un emriyle, ashâb-ı kirâmın İstanbul’un muhtelif yerlerinde bulunan kabir ve türbeleri tecdîd edildiğinde, inşâ kitâbelerini yazma şerefine nâ’il olmuş ve tamamının kitâlerini ta’lik hattıyla yazmıştır. Bugün İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne açılan Bâb-ı Seraskerî’nin iç yüzündeki celî ta’likle mahkuk beyit de ona aittir.    

İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal, Son Hattatlar İbnülemin Mahmud Kemal İnal

Başında Nakşî tâcı ve arkasında Dehlevî hırkāsı olduğu hâlde bir Remezân günü Bayezid Cami’nde mü’ezzin mahfilinde kendi hatmini okurken birkaç zât namazda kāmet almasını recâ etdiler. “Ekseren bu cami’e pâdîşâhımız geliyor, benim sesimi işitecek olursa iyi olmaz!” dedi ise de, pâdîşâhın o gün İstanbul’a gelmediğini ve gelmiyeceğini te’mîn etdiler. İkindi namazında bülend-âvâz ile ve kemâl-i letâfetle kāmet alırken pâdîşâh cami’e girdi ve namaza durdu. Namaz ve teşbih bitdikten sonra Yâver Işkır Alî Bey [Paşa] mahfile çıkub “Şevketlû efendimiz su’al buyuruyorlar, kāmet alan kimdir?” demesile mü’ezzinbaşı, Mustafa İzzet Efendi’yi gösterdi.

Alî Bey – kapu yoldaşlarından olduğu hâlde oruç hâlile tanıyamayub bir Özbek derviş olduğunu arzedince – bir kere gördüğü âdemi, bir kere işitdiği sesi bir daha unutmıyan pâdîşâh: “Mustafa Efendi’nin sadâsını ben bilmez miyim? Özbek’dir diye beni mi aldatıyorsunuz?” dedi. Mü’ezzin mahfilinde bulunanların birer birer aşağı inmelerini emretdi. İnenler arasında efendi görünmediğinden diğer bir âdem daha göndererek onu da indirtdi. “Mustafa Efendi’yi ben bilmez miyim?” dedi.

Hıdmetini terkederek bu kıyafete girdiğine pek ziyâde kızdı. Derhâl imhâsını parmağı ile ve şiddetle işaret eyleyince Husrev Paşa “Fermân efendimizin!” dedi. Pâdîşâhı dâ’imâ hayra sevkeden Musâhib Sa’id Efendi “Paşa sen çocuk musun, ne yapıyorsun?” diye eteğinden çekdi. Pâdîşâh da, kemâl-i hiddetinden cami’de durmayub Dolmabağçe Sarayı’na gitdi. O gece Terâvih Namazı’ndan sonra musâhiblerden Kömürcüzâde Hâfız Efendi’ye: "Senin Hac refîkine ne dersün? Özbek kıyafetile Bayezid Cami’ mahfiline çıkub “Ey cema’at-i müslimîn! işte beni gördünüz mü? Pâdîşâh-ı zamâne, sînin-i vafîre hıdmet eyledim. Emeğim şu kıyafetde karar verdi.” diyerek halka teşhir ediyor. Bunun içün ifnâsı hakkındaki fermanın, Sa’id Efendi’nin uyarısı ve Husrev Paşa’nın isteği ile affedişim nefyine netice verdi." dedi.

Kömürcüzâde ertesi gün Bayezid Cami’nin muvakkithânesinin önünde Mustafa Efendi’ye tesâdüf ederek “Şevket-me’ab efendimiz, Özbek kıyafetile göründüğüne kızdılar. Kıyafetini tebdil et. Başına fes giy!” demesile “Sikkeyi başka kisveye tebdil edemem!” cevabını aldı. Bunun üzerine Kömürcüzâde de: “Öyle ise bir daha nazâr-ı şâhâneye görünecek yerlerde bulunma. Zirâ hakkında zarar verilmesi me’mûldur.” dedi.

Mustafa Efendi, nasihati kābûl ederek evine gitdi. O gece yine terâvihden sonra pâdîşâh, Kömürcüzâde’yi ihzâr ederek “Gerçi nefyden de affetdim amma şu kıyafetle beni ilân edişine pek canım sıkıldı.” dedi. Bunun üzerine Kömürcüzâde, “Bugün Bayezid Muvakkithânesi’nin önünde gördüm, tekdir-âmiz pek çok söz söyledim. Buna mukābil o, “Bir bende, velini’metine hâlini arz eder mi, etmez mi?” dedi. Ben de, “Evet, eder.” dedim. “Bu hey’et-i ihtiyârım, veli’nimet efendimize arz-ı ahvâle vesile olur mütâle’asına münhâsır idi. Hâl-i acz istimâlimi anlatamadığımı anladığımdan pek me’yus oldum.” dedi ve ağlıyarak evine gitdi.” demesile pâdîşâh, önüne bakdı. Bir şey söylemeksizin odasına gitdi. Ertesi gece yine terâvihden sonra “Hâfız Efendi ne dediydi?” diye sormasıle Kömürcüzâde evvelki arzını tekrar etdi. Pâdîşâh “Benim ona dargınlığım yokdur. Ancak hüner ve kādrini zâyi’ etme sevdalarında gördüğümden canım sıkılıyor.” dedi. Huzurdaki bendegân, arz-ı şükrân ve müttefiken Mustafa Efendi’ye senâ etdiler.    

İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal, Son Hattatlar İbnülemin Mahmud Kemal İnal

Efendi merhûmla senelerce Bebek’de komşuluk ederek suhbetinden istifâde eden babam Mehmed Emîn Paşa merhûm, arkadaşlık etdiği o tür erbâb-ı kemâl arasında Mustafa İzzet Efendi’ye mümtâz bir mevki’ verir ve emsâlinin mevcût olmadığını söylerdi. 

...

Ney üflemekde emsâl-i nâdir gelenlerden olduğunu dinliyenlerden dinledik. Neyini Sultan Mahmud, pek ziyâde takdir edermiş. Hattat ve musikî-şinâs Beşiktaşlı Nûrî Efendi nakletdi:

Muhsinzâde Abdullah Bey’in yalısında duvara asılı bir ney dururmuş. Efendi yalıya geldikçe Abdullah ve Şefîk beyler, neyi duvardan indirüb ve kılıfını çıkarub kemâl-i hurmetle önüne koyar ve derhâl dışarı çıkarlarmış. Sebebini soranlara “Efendi, üfle de dinliyelim yolunda bir terbiyyesizliğe mahâl vermemek içün çıkarız. Efendi kendi zevki içün üfler ve müte’essir olub ağlar, biz de dışardan dinleyüb hâlleniriz.” derlermiş. 

Pek latîf, pek üstâdâne şarkı ve semâ’îleri vardır. Üniversite Kütübhânesi’nin müze kısmında kendi yazısı ile nefîs bir şarkı mecmu’ası mevcûtdur ki, kendinin ve diğer üstâdların eserlerini hâvidir.

Efendi, Bebek’de Yusuf Kâmil Paşa’nın komşusu olduğu içün, yazın yalıya, kışın da İstanbul’daki kâşâneye gelir, gece kalırdı. Vükelâ ve küberâdan bazı zevât da gelirler, Efendi’nin can-fezâ nağmelerini dinlemek emelinde bulunurlardı. Efendi’nin resmî mertebesinden ziyâde şâhsının ulviyyetine hurmet edildiğinden sâ’ir musikî erbâbına söylendiği gibi “Bir şey okuyunuz da dinliyelim!” denilemezdi. İrfân-ı kâmil ashâbından olan meclisin sahibi, sözü bir münâsebetle musikîye intikāl etdirdikten sonra el vurub içeriye gelen hademeden birine “Ağaları çağır gelsünler, efendi hazretlerini eğlendirsünler.” der ve konakda dâ’imâ hazır ve emre muntazır olan hânende ve sâzendeleri pek kibârâne ve zarifâne tarzda celbederdi.

O vaktin tâbirile “ağalar” dediği hânende ve sâzendeler – ki mesleklerinde mâhir efendiler idi – odanın münâsib bir yerinde oturarak onun seçdiği mekāmdan mühim bir peşrevi kemâl-i letâfetle çalarlardı. Müte’akiben, yine onun istediği bir besteyi okumağa başlayınca Mustafa Efendi, oturduğu minderden kalkarak hânende ve sazendelerin yanlarına gider, onlarla birlikde okumağa başlardı. O dakîkadan itibaren nağmeler, başka hâlet ve hâlâvet peydâ eder, huzzâr, cennet nağmeleri dinliyormuşcasına mest-i safâ olurlardı.

Bu kadar irfân ve kemâl ile beraber – bazı zevât gibi – “kimyâ-yı hülyâ!” ile oğraşarak bazı eczâ ile altın yapmak sevdâsına düşmüş; en mühim kimyâ, elindeki kalem-i zer-nigâr olduğunu takdir etmiyerek, eline geçen paraları bu uğurda mahvetmesi, şâyân-ı te’accüb ve te’essüfdür.  

 

İslam Ansiklopedisi yıl: 2006, cilt: 31, sayfa: 304-307

Halen Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı koleksiyonunda bulunan iptidai seviyede sülüs-nesihle yazılmış bir kıtayı rikā‘ hattıyla “Sevvedehü’s-Seyyid Mustafa el-İzzetî fî Sarây-ı Galata behâne-i ser 23 Rebîülevvel 1233 (31 Ocak 1818)” şeklinde imzaladığına göre onun bu tarihten daha önce, muhtemelen Ali Paşa dairesinde iken sülüs-nesih-rikā‘ hatlarından icâzet aldığı ve kendisine İzzetî mahlası verildiği söylenebilir. Ancak Çömez Mustafa Vâsıf Efendi’den alınan bu icâzetnâme günümüze ulaşmamıştır. Mustafa İzzetî imzasıyla 1241 (1826) tarihli kıtası görülen hattat daha sonra mahlasını İzzet’e çevirmiştir...

Sarayda kayıt altına girmekten hoşlanmayan ve sanatkâr ruhu gitgide bunalan Mustafa İzzet, sûfiyâne bir ömür sürmeyi arzuladığından asker zâbitliği vazifesiyle saraydan ayrılmak istedi. Ancak kendisine olan teveccühü bilindiği için hiç kimse bunu padişaha arzetme cesaretini gösteremedi. Bunun üzerine Mustafa İzzet hacca gitmek için izin talep etti. 1831 yılında mürşidi Nakşibendî şeyhi Kayserili Ali Efendi ve hocası Kömürcüzâde Hâfız Mehmed Efendi ile beraber hac yolculuğuna çıktı...

Mustafa İzzet Efendi, Çömez Mustafa Vâsıf Efendi’nin sülüs-nesih ve rikā‘ yazılarında en seçkin talebesidir; şiveli ve çok akıcı bir üslûba sahiptir. Altmış yıla yaklaşan hüsn-i hat hayatı boyunca nesih hattıyla on (veya on beş) mushaf yazmıştır (bunlardan görülebilen üçü şunlardır: TİEM, nr. 408 [1259/1843]; Demirören koleksiyonu [1262/1846]; TİEM, nr. 406 [1288/1871], II. Abdülhamid’in Müşfika Kadınefendi’ye evlilik armağanı olan bu son mushaf 1986’da bastırılmıştır). Mehmed Emin Âli Paşa için yazdığı mushafın Irak kral nâibi Abdülilâh tarafından alınıp Bağdat’a götürüldüğü ve 1958 Irak ihtilâlinde diğer kıymetli yazmalarla beraber yok edildiği bilinmektedir. Mustafa İzzet ayrıca Amme cüzü (TİEM, nr. 1191 [1257/1841]), on-on beş delâil, otuzdan fazla en‘âm-ı şerif, sülüs-nesihle kaside (Sabancı Müzesi, nr. 164, Ķaśîdetü’l-Bürde murakkaı, yirmi üç kıta [1265/1849]), 200’ün üstünde hilye (TSMK, Güzel Yazılar, nr. 475, 777, 813; TİEM, nr. 3241, 4407; İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Müzesi, nr. 2970, 3567), nesihle Hilye-i Hâkānî (TTK Ktp., nr. Y 278 [1259/1843]), sayısız kıta, murakka‘ (İÜ Ktp., İbnülemin, AY, nr. 6917, 6918) yazmıştır. Büyük boyda hilye-i şerif yazma geleneğini de o başlatmıştır (TSMK, Güzel Yazılar, nr. 1243, 106 × 84 cm. [1293/1876]; TİEM, nr. 3241,140 × 100 cm. [1279/1862]). Nesih hattıyla basıma uygun olarak yazdığı harflerin hakkâk Ohannes Mühendisyan tarafından 1866’da kalıpları hazırlanmış, harf inkılâbına kadar Osmanlı matbaacılığında bu harfler tercih edilmiştir.

Mustafa İzzet’in, “Benim yazılarımda evâil-evâhir yoktur” şeklinde bir sözü nakledilirse de onun hattı ömrünün sonuna kadar tekâmülünü sürdürmüştür. Eserlerini inceleyen Necmeddin Okyay hattatın 1863’ten sonra yazdığı nesihleri uçan kelebeklere benzetir. II. Mahmud’un da hocası olan Mustafa Râkım’ın vefatında Mustafa İzzet yirmi beş yaşına erişmiş bulunduğuna göre kendisiyle Enderûn-ı Hümâyun’a girdikten sonra tanışmış olmalıdır. Onun II. Mahmud’un vefatına kadar yazdığı yazıları sülüs-nesih ve hurde ta‘lik nevindendir. Sultan Abdülmecid’in hat hocasının Mahmud Celâleddin’in talebesi Mehmed Tâhir olması dolayısıyla Celâleddin tavrını beğenir ve çevresindeki hat üstatlarının o yolda yazmalarını istermiş. Bu sebeple Mustafa İzzet’in celî sülüsleri padişahın 1861’de ölümüne kadar Celâleddin tavrıyla benzerlik gösterir. Ancak bu tarihten sonra Râkım üslûbunu araştırıp inceleyen İzzet Efendi’nin talebesi Muhsinzâde’ye, “Tutulacak yol Râkım yolu imiş, biz bunu anlamakta niye gecikmişiz?” dediği nakledilir. Onun, Fâtih Camii hazîre çevresindeki Râkım’a ait şaheser celî sülüs kitâbelerin önünde uzunca oturup bunları seyrettiği bilinmektedir ve dostlarına söylediği, “Şeyh (Hamdullah) gibi, Hâfız Osman gibi yazı yazdım. Lâkin Râkım’ın bir harfine bile yanaşamadım” sözü meşhurdur.

Mustafa İzzet tuğrakeş olmamakla birlikte II. Mahmud adına ta‘lik harfleriyle bir de tuğra tertiplemiştir. Ancak Mustafa Râkım’ın geliştirdiği sülüs ağırlıklı tuğra yanında onunki bir deneme niteliğinde kalmıştır.

Mustafa İzzet hurde ta‘lik hattıyla birkaç kitap yazmıştır: 1251’de (1835) bir delâilü’l-hayrât (İÜ Ktp., Yıldız, AY, nr. 5559); 1253’te (1837) bir Kur’ân-ı Kerîm (Sabancı Müzesi, Hat Koleksiyonu, nr. 281); 1254’te (1838) Mustafa Kâni’nin Telhîs-i Resâilü’r-rümât (İÜ Ktp., Yıldız, TY, nr. 6891). Bu yolda yazdıkları, kendisinden çok önce aynı yazı neviyle hacimli kitaplar istinsah eden Buharalı Derviş Abdî-i Mevlevî ve Durmuşzâde Ahmed efendiler ayarında değildir.

M. Uğur Derman


İslam Ansiklopedisi yıl: 2006, cilt: 31, sayfa: 307

Sarayda daha çok Neyzen Mustafa lakabıyla tanınan Mustafa İzzet, II. Mahmud’un vefatına kadar (1839) küme fasıllarının vazgeçilmez sanatkârlarından oldu. Bir defasında fasılda II. Mahmud’un şarkıları okunduktan sonra Mustafa İzzet’e şarkılar hakkında fikri sorulduğunda hükümdarın eserlerinin şarkıların padişahı olduğunu ifade etmesi padişahı çok memnun etti. Saray fasıllarında Hamâmîzâde İsmâil Dede, Dellâlzâde İsmâil Efendi, Şâkir Ağa, Tanbûrî Nûman Ağa, Zeki Mehmed Ağa, Suyolcuzâde Sâlih Efendi, Tanbûrî Necib Ağa, Kemânî Ali Ağa, Basmacı Abdi Efendi gibi ünlü mûsikişinaslarla birlikte hânende ve sâzende olarak bulundu. Dellâlzâde İsmâil Efendi, Hâşim Bey ve hânende Rifat Bey onun “hâce-i zaman” olduğunu söylemişlerdir. Hayatının sonlarına doğru sesinin kalınlaşmasına rağmen fasıllarda tiz perdelerde hiç zorlanmazdı. Tiz nağmelere gelindiğinde diğer hânendeler bir oktav peste inince onun tiz nağmelerdeki ustalığı kendini gösterirdi.

Mustafa İzzet dinî ve din dışı formlarda fazla eser bestelememiş, ancak her biri ayrı özellikte olan eserleriyle tanınmıştır. Dellâlzâde İsmâil bestelediği eserleri önce İzzet Efendi’ye okuyup onun görüşünü alır, daha sonra bir mûsiki toplantısında bestesi hakkında konuşmak isteyenlere de bu eserin İzzet Efendi tarafından beğenildiğini, dolayısıyla artık değiştirilemeyeceğini söylerdi. 
El yazması güfte mecmualarında daha çok şarkı ve duraklarına rastlanmakta, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde kendi el yazısıyla bir güfte mecmuasının bulunduğu kaydedilmektedir. Sadettin Nüzhet Ergun onun dört durak ve bir ilâhisinin güftesini (Türk Mûsikisi Antolojisi, II, 544-546), Yılmaz Öztuna günümüze ulaşan üç durak, bir ilâhi, birer peşrev, ağır ve yürük semâi ile on dokuz şarkıdan ibaret yirmi altı eserinin listesini (BTMA, II, 80) vermektedir. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu repertuvarında on dört şarkı ve bir peşrevinin notası yer almaktadır. Bunlar arasında, “Doldur getir ey sâkî-i gül-çehre piyâle” mısraıyla başlayan segâh, “Ey serv-i nâzım reftâr-ı bâlâ” mısraıyla başlayan bestenigâr ve, “Bir sebeple sen gücenmişsin bana” mısraıyla başlayan eviç şarkısıyla, “Rûm’da Acem’de âşık olduğum” mısraıyla başlayan hümâyun ilâhisi günümüzde de okunan eserlerindendir.