Mehmed Şevket Vahdetî Efendi

Hattat
Doğum Tarihi H. 1249
M. 1833-1834
Ölüm Tarihi H. 1288
M. 1871
Doğum Yeri İstanbul
Mezar Yeri İstanbul-Eyüp

Fotoğraflar

Sanatkâr Hakkında

Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyûn’dan Hacı Nûrî Efendi’nin oğlu olarak H. 1249/M. 1833'te İstanbul’da doğdu. Babasının Tekirdağ Mutasarrıfı iken vefâtında 13 yaşında idi. Ailece darlığa düştüklerinden, 14 yaşında olduğu hâlde Dîvân-ı Hümâyûn’da Mühimme Kalemi’ne hulefâ olarak alındı. Buradaki mesâîsi esnâsında, “Vahdetî” mahlâsı verildi. Bir müddet sonra Şeyhü’l-islâm Ebû’s-su’ud Efendi ahfâdından İsâzâde Mehmed Sa’deddîn Efendi’nin kızı ile evlendirildi.

Ayasofya Cami ders-i âmlarından Osmân Recâ’î Efendi’nin dersine devam ederek H. 1277/M. 1860-1861'de icâzetnâme aldı. Hüsn-i hattaki kudretine istinâden Mühimme Kalemi’nde menşûr-nüvislik vazîfesini der-uhde eden Vahdetî Efendi, Süleyman Şevket Paşa’nın vezâret menşûrunu celî dîvânî ile her satırını bir başka renk altınla yazınca, Sadrâzam Mustafa Reşîd Paşa’nın iltifâtı ile Teşrifâtî-i Dîvân-ı Hümâyûn Nişân Kalemi’ne memur ve rütbe-i sâniye ile ödüllendirildi. Sultan Abdülazîz’in cülûsunda tuğrasını tanzîm etmekle, 500 lira atiyye ihsân buyurulduğu gibi beşinci rütbeden Mecîdî Nişânı tevdi’ edildi. 

H. 1280/M. 1863'te evrâk-ı sahîha yerine kullanılacak olan pullara ait kalıpların yapımı görevi ile Paris’e gönderildi. Burada bulunduğu esnâda İmparator III. Napolyon’a “Louis Napoleon” ve imparatoriçeye de “Eugenie” isimlerini şifre hattıyla ile işlediği kol düğmeleri takdîm edince, imparatordan iltifâtına mazhar oldu. Ertesi senenin sonlarında, tedâvüle çıkarılacak umûmî tahvilleri tertîb etmek vazîfesi ile yeniden Paris’e ve ka’imelerin klişelerinin hazırlanması için Londra’ya gitti. H. 1283/M. 1866 senesinde geri döndü.

Avrupa’da geçirdiği zaman zarfında müptelâ olduğu serkeşâne yaşam tarzını avdetinden sonra da devam ettirmesi nedeniyle siroza yakalandı. H. 22 Muhârrem 1288/M. 13 Mart 1871 tarihinde, henüz 38 yaşında olduğu hâlde vefât etti. Zevcesinin ceddi olan Ebû’s-su’ud Efendi’nin Eyüp’teki kabrinin civârına defnedildi.

Akrabalar

Mehmed Rızâ Safvet Bey
Oğlu

Hocaları

no image
Mehmed Sâlih Ferdî Efendi
Aklâm-ı Sitte
H. 1262 / M. 1845-1846
no image
Eyyûbî Mehmed Râşid Efendi
Aklâm-ı Sitte
Kazasker Mustafa İzzet Efendi
Celi Sülüs
Ebûbekir Nâsih Efendi
Divani

Ketebe.org İsmail Orman

Öleceğini anlayınca mezartaşı kitâbesini bizzat kendisi hazırlamış olup şu sözler muharrerdir:

Evlâd-ı Ebû’s-su’ûd’dan ve mevâlî-i a’zâmdan İsâzâde Sa’deddîn Efendi merhûmun dâmâdı, Teşrifâtî-i Dîvân-ı Hümâyûn Kalemi hulefâsından ve erbâb-ı ma’arifden hattat merhûm ve mağfûrünleh Mehmed Vahdetî Efendi rûhu içün Fâtihâ. Fî sene 1298. Ketebehü Vahdetî.  

Mezarının önündeki pencere üzerinde de Nâmık Kemâl Bey’in tertîb ettiği kitâbe bulunmaktadır ki, metni şudur:

Bu zâviyye-i vahdeti inzivâhâne-i sükûn eden Mehmed Şevket Vahdetî ki, şirâze-bend-i silsile-i şeyh-i imâdî idi. Hutût-ı islâmiyyede asrının Şeyh ve İmâd’ı idi. 1249 sene-i hicriyyesinde ta’lim-hâne-i hayata vurûd eyledi. 1288 senesinde itmâm-ı felâket-nâme-i vücûd eyledi. Müddet hitâma erince gerek nev-cîvân ol, gerek pîr-i zebûn.

Nâmık Kemâl Bey’in de beyân ettiği üzere, hüsn-i hatta zamanın “Şeyh”i addolunmağa bî-hakkın lâyık olup “hutût-ı İslâmiyye’nin onsekiz nev’inden herbirine vâkıf” idi. Hüsn-i hattı sıbyân mektebinde okurken, mektebin hüsn-i hat mu’allimi Mehmed Sâlih Ferdî Efendi’den meşkedip H. 1262/M. 1846 yılında icâzet almış olan Vahdetî Efendi, daha sonra Eyyûbî Mehmed Râşid Efendi’ye devam etmiştir. Ondan da mücâz olduktan sonra tekemmül için Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye müraca’at etmiş ve ondan da bir hayli feyz almıştı. Ayrıca Dîvân-ı Hümâyûn’daki mesâ’îsi esnâsında da Bekir Nâsıh Efendi’den dîvânî meşketmiş idi.

Mustafa Râkım Efendi’nin tavrını benimsediği celî sülüste mahâret-i kâmileye hâ’iz olduğuna Ayasofya ve Nûr-ı Osmâniye camileri ile Nallı Mescit’te ve Bursa’daki Ulu Cami’de bulunan âsârı şahâdet eylemektedir. Ayrıca Zeynep Kâmil Türbesi’nde H. 1281/M. 1864/1865 tarihli celî sülüs “Kelime-i Tevhid” levhâsı(env. no: 53), Yahyâ Efendi Türbesi’nde de H. 1280/M. 1863/1864 tarihli sülüs kıtası(env. no: 190)  bulunmakta olup Merkez Efendi Türbesi’nin kubbesindeki yazı ile kayınbabasının ve Edirnekapısı’nda Emir Buhârî Dergâhı’nda medfûn Hoca Abdülkerîm Efendi’nin kızı Hesna Hanım’ın mezartaşı kitâbeleri ile Cerrahpaşa’da Kargı Sokağı’ndaki çeşmenin inşâ kitâbesi de onun dest-i hattıdır. 

Hüsn-i hattın haricinde sanâyi’-i nefîsenin ekserinde yed-i tûlâ sahibi üstâdândan olan Vahdetî Efendi’nin, katı’lık, ressamlık ve hâkkâklıktaki mahâreti de dillere destân idi. Sadr-ı esbâk Yusuf Kâmil Paşa ve zevcesi Zeyneb Hanımefendi’nin Üsküdar’daki türbelerinde bulunan kumaş üzerine katı’ tekniği ile “Allahu Vahdehu” yazılı H. 1283/M. 1866-1867 tarihli levhâ(env. no: 55) ile Sultan Abdülazîz Han için zümrüt üzerine hakkettiği mühr-i hümâyûn, bu sanatlardaki mahâretinin şâhididir. 

İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal, Son Hattatlar İbnülemin Mahmud Kemal İnal

Vahdetî, hutût-ı İslâmiyye’nin onsekiz nev’inden herbirinin yegâne[1] üstâdı addolunmağa şâyeste yed-i tûlâ sahibi idi.

 

Sanayi’-i nefîsenin ekserinde dahi üstâd olub ez-cümle ressamlık ve hâkkâklıkda sahib-i rüsûh idi. Hattâ Sultan Abdülâzîz Han tarafından gönderilen gâyet büyük bir zümrüd üzerine etrafına "Rabbani yardımlara dayalı Devlet-i Osmâniyye’nin melîki" ibâresi hilâl resminde ve orta yerine de tuğra-yı hümâyûnu hâk’ ve nakşeylemişdir ki, İstanbul’da o möhr-i hümâyûna gelinceğe kadar zümrüd üzerine hâk’olunmamışdır.[2]

 

Dîvânîde dahi Bekir Nâsıh Efendi merhûmdan mücâzdır. Celîde Râkım tavrını iltizâm ve istif denilen insicâm-ı hutûtda infirâd etmişdir. Reyhânî hattı dahi tarz-ı nevin üzere gâyet latîf yazardı. Merhûm kadar sür’at-i hatda mâlik hattat görülmemişdir.

 

Sanayi’-i nefîsenin enfesi olan hutût-ı mütenevvi’adaki kudretinden başka musikîde de mâhir olduğu ve kanun çalmakda, üstâdı Ömer Efendi’yi aşdığı menkûldür.

 

Genç denilecek bir yaşda vefât etmeyüb uzun müddet yaşasaydı ve ayş ü işret ve sâ’ir keyfiyet ile vücûdunu rahne-dâr etmeseydi[1] âsâr-ı kalemiyyesi yok olmaz, niçe bedâyi vücûda getirerek san’at âlemine büyük hıdmet ederdi.

 



[1]Yegâne” kelimesi denk tutulsaydı hakîkāte hurmet edilmiş olurdu.

[2] O ender ve enfes eser, kimbilir nerelerde ve kimlerin elinde kaldı.

[3] Cenâb-ı gaffâru’z-zünûb onun ve cümlemizin taksirâtını – şef’iü’l-müznibîn hurmetine – afv ü mağfiret buyursun. âmin.

Torunu şâ’ir ve hattat Su’ud Bey naklederdi :

Mest-i müdâm ve dilbeste-i zenân-ı zevk-ittisâm olan merhûm, bir gece Rızâ Paşa Yokuşu’nun başında bir zen-i zinâ-sazın hânesine dalmış. Bir müddet sonra – o vaktin usulünce – mahâlle halkı tarafından basılmak emârelerini hissedince ve etrafdan “bir sakallı herif girdi!” sadâsını işitince, şahsını tanıtmamak içün cebindeki ustura ile alelacele sakalını yürütmüş, baskıncıların yaklaştığını görünce arka kapıdan fırlamış. Kaçmağa imkân olmadığından evin yanında sucu dükkânının önünde duran büyük boş bir küpe girmiş. Küp devrilmiş, yerleri buz tuttuğundan yuvarlanmış yokuşun altına kadar inüb bir duvarın önünde durmuş.

Ötesi berisi rahne-dâr olarak evine gitmiş. Sakalının ne olduğunu ailesi sorması ile ahbâbından birinin evinde şamdan yüzüne devrilerek bir anda sakalının yerinde yeller estiğini söylemiş. Yüzünü bezle sarmış. Me’mur olduğu kaleme – sakalsız olarak – gitmeğe cesâret edemediğinden hasteyim diye günlerce evine kapanmış. Sakalı yüz gösterince meydana çıkmayı muvâfık görerek vazifesine devama başlamış.