Mustafa Râkım Efendi

Hattat
Doğum Tarihi H. 1171
M. 1757-1758
Ölüm Tarihi H. 1241
M. 1826
Doğum Yeri Ünye
Mezar Yeri İstanbul-Karagümrük

Fotoğraflar

Sanatkâr Hakkında

Mehmed Kapudân’ın oğlu olarak H. 1171/M. 1758’de Ünye’de doğdu. Küçük yaşta İstanbul’a bulunan ağabeyi İsmâ‘il Zühdî Efendi’nin yanına gönderildi. Burada tahsiline devam ederken hıfzını ikmâl ile hâfız oldu. Bir yandan da ağabeyinden ve Derviş Alî Efendi’den sülüs ve nesih meşkediyordu. Nihâyet H. 1183/M. 1769 yılında, henüz 12 yaşında olduğu halde ağabeyinden icâzet aldı.

Kısa zamanda hüsn-i hattın her nev’inde, bilhassa celî sülüste ve ressamlıkta mahâret kazanan Mustafa Râkım Efendi, Reisü’l-küttâb Râtib Efendi ile tanıştıktan sonra evlad-ı küberâya yazı talim etmeye başladı. Reisü’l-küttâb Râşid Efendi’nin, yapmış olduğu bir resmi Sultan 3. Selîm’e takdim etmesi üzerine, tasvir-i hümâyunu yapmakla görevlendirildi. Bu resmin beğenilmesi ile 1224 senesi Zi’l-hicce’sinde müderrislik rü’ûsu ile verilen Râkım Efendi, bu tarihten sonraki yazılarında “Râkımü’l-müderris” imzasını kullanmaya başladı.

Ayrıca sikke-i hümâyûn ressamlığına ve tuğray-ı hümâyûnun tanzîmine memur edildi. Hüsn-i hat muallimi olduğu Şehzâde Mahmud ile olan muhabbeti, saltanâtı süresince devam etti. Bu sâyede ilmiye kademesinde hızla ilerleyerek 1229 Cumade’l-âhire’sinde(1814) Edirne Pâyesi’ni, H. 1231/M. 1816 senesinde de Mekke Pâyesi’ni elde etti.  H. 1233/M. 1818’de İstanbul Mollası olup H. 1235/M. 1820’de Anadolu Kazaskerliği pâyesini elde eden Mustafa Râkım Efendi, H. 1238/M. 1822-1823’te bilfiil Anadolu Kazaskeri olduğunda, muhiblerinden Keçecizâde İzzet Molla şu tarihi düşmüştür:

Eyledi târîhi nasbin nâme-i İzzet rakām

Anadolu câhına Râkım Efendi verdi şân

Bu görevde olduğu esnâda Nusretiye Cami’nin yazıları yazmaya memur edildi. Bu işle meşgul olduğu sırada felç geçirdi. İki sene bu halde yaşadıktan sonra H. 1241 senesi Şa’bân’ında (Mart-1826) vefât etti. Vasiyeti üzere Karagümrük’te, daha sonra eşi Emîne Hanım tarafından inşâ ettirilecek olan türbe ve medresenin arsasına defnedildi. Türbesinin dışındaki celî sülüs kitâbede kendi imzası bulunmaktaysa da, bu kitâbeyi vefâtından sonra şâkirdi Hâşim Efendi’nin yazdığı ve üstâdına olan saygısından, onun ketebesini koyduğu mervîdir.    

Eserleri

Hocaları

İsmail Zühdi Efendi
Aklâm-ı Sitte
H. 1183 / M. 1769-1770
no image
Hatîb Derviş Ali
Aklâm-ı Sitte

Talebeleri

Recâi Efendi
Aklâm-ı Sitte
no image
Mehmed Haşim Efendi
Aklâm-ı Sitte
no image
Seyyid Ahmed Bedi'î Efendi
Aklâm-ı Sitte
Sultan Mahmud
Celi Sülüs

Ketebe.org İsmail Orman

Sanatında olduğu gibi, hayatında da son derece titiz olmakla beraber, hırçın bir tabiata sahip olduğu nakledilen Mustafa Râkım Efendi’nin evsâfına dâir, kendisini yakından tanıma şansına nâil olan Keçecizâde İzzet Molla şu beyiti kaleme almıştır:

Mustafa Râkım Efendi kim sezâ her vech ile

Hem latîf ü pâk-meşreb hem zarif ü nükte-dân

Mustafa Râkım Efendi, bilhassa sülüs celîsinde eslâfı, mu’asırı ve ahlâfı içinde misli bulunmayan bir üstâd-ı âli-şân idi. Uzun müddet eslâfın yazılarını inceleyerek, emsalsiz melekeleri sâyesinde, harflerin duruş ve zarâfetleri ile daha ilk bakışta kendini gösterdiği üslûbunu oluşturmuştur. Bazı uzmanlar, özellikle ağabeyinin ve Hâfız Osman’ın sülüslerinden ilham alıp bunları büyüterek kendi üslûbunu te’sis ettiğini söylemektedir. Ancak gerçek olan şudur ki, bugün dahi hâkim olan bu üslûbu oluşturmasında mâhir bir ressam oluşunun etkisi büyüktür. Ressamlığının etkisini ise özellikle istif, terkib ve kompozisyonlarındaki ahenkte görmek mümkündür.

Gelmiş geçmiş hiçbir hattat, onun yazılarındaki zarâfete erişebilmiş değildir. Nitekim Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin, “ne kadar cehd olunsa yazıda Râkım’ın derecesine varmanın mümkün olamıyacağını” söylediğini, tilmizlerinden Muhsinzâde Abdullah Efendi’nin ifâdâtından olarak İbnülemin nakletmektedir. Son dönemin meşhur hattatlarından Sâmî Efendi ise bir mecliste kendisini, “Efendim Râkım Efendi’yi geçtiniz!” sözleriyle taltif etmek isteyen bir zâta, “Râkım geçilmez!. Kim onu geçmek isterse geri döner!” diye mukabele ederek, Mustafa Râkım’ın hat san‘atındaki müstesnâ yerini tescil etmiştir. Öte yandan Keçecizade İzzet Molla, o’nun celîdeki mahâretini,

Hattı ol mihr-i celîdir kim sipihr-i safhaya

Mislini bir kimse yazmış yok meğer şâh-ı zamân

beyti ile zarifâne imâ ederken, tilmizi olan Sultân Mahmud’u da hulûskârâne senâ etmiştir.

Mustafa Râkım’ın hat san‘atındaki en önemli başarılarından bir diğeri ise, hiç şüphesiz tuğralarıdır. Kendi te’sis etmiş olduğu üslub çerçevesinde tuğra terkibini ıslâh ile eski hantal ve karışık görüntüsünden kurtaran Râkım Efendi, son döneme kadar kullanılacak olan tuğra formunu te’sis etmiştir. Bu husustaki başarısı âsârı ile sâbit olmakla beraber, daha fazla ma’lumât almak isteyenler Süleyman Berk’in yapmış olduğu çalışmaya bakabilirler.

Meçhul bir şa’ir ise bu hususu şu beyitle tasdik etmiştir:

Tuğra-keşlikde dahi tarz-ı nevin ihdâs ile

Sikke değişdirtdi ol, Sultan-ı Mahmud-haslete

Mustafa Râkım Efendi’nin bugün müze ve özel koleksiyonları süsleyen nice kıt‘a, hilye ve sâ’ir âsârı bulunmaktadır. Bunların yanısıra Sultan Selîm Hân-ı Sâlis’in vâlidesi Nakş-ı Dil Vâlide Sultan’ın Fâtih’teki türbesindeki İnsân Sûresi’ni hâvi yazı kuşağı ile sâ’ir kitâbeler ve Tophâne’deki Nusretiye Cami’nin iç taraflarına celî sülüs ile yazdığı Nebe Suresi’ni hâvi kuşaklar hüsn-i hattaki kudretini ispâta kâfidir. Öte yandan Sicill-i Osmâni’de(c.2, s.366), “Nusretiyye Cami’nin yazılarını tamamlayamadan vefat etmeğle şâkirdi Şâkir – Mehmed Şâkir Recâî – Efendi tamamladı.” denmektedir.

İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde nesih ile kaleme aldığı Hâdikatü'l-cevâmî nüshâsı bulunan Rakım Efendi, ağabeyininki ile birlikte, Eyüp Cami yanında ricâlden Reşîd Efendi ile bugün Vakıflar Türk İnşaat ve Sanat Eserleri Müzesi’nde bulunan Mustafa Ağa(1221/1806) ve Mehmed Münif Efendi(1227/1812)’ye ait mezartaşı kitâbelerini de kaleme almıştır.

Her ilmiye mensubu gibi ta’lik yazıya vakıf olduğu anlaşılan Mustafa Rakım Efendi’nin üstâdının kim olduğu bilinmemektedir. Ancak Muhsinzâde Abdullah Bey’in nakletdiği vak’a, bu husuta kendi kendinin hocası olduğunu düşündürmektedir. Hikaye edilen olayda Râkım, zamanın önde gelen ta’lik hattatlarından Yesârîzâde Mustafa İzzet Efendi’den, Kuruçeşme’deki yalısının civârında yaptırdığı çeşme için ta’lik bir kitâbe yazmasını istemiş, o da va’detmişse de bir türlü yazmamış. Yazıyı sordukça henüz ikmâl edilmediği cevâbını alan Rakım, tabiatındaki hırçınlığa istinaden, Yesârîzâde gibi dâ’imâ meşgûl olmadığı hâlde çeşmenin ta’lik kitâbesini bizzât yazmış ve İmâd kadar ta’lik yazı yazmağa kādir olduğunu göstermiş imiş.

İbnülemin, “üstâd-ı merhûmun, dâ’imâ ta’lik ile meşgûl olmadığı hâlde İmâd kadar yazmağa kādir olduğuna ceffe’lkalem hükmetmenin doğru olmadığını” beyan etmekteyse de, ta’lik ile kaleme aldığı müte’addit levhâlar ile, Üsküdar Karacaahmet’de, Miskinler Tekkesi olarak bilinen yapının bünyesinde iken hâlen bağımsız durumda olan Hâfız İsâ Ağa Çeşmesi’nin(1811) ve Soğukçeşme’deki Seyyid Ömer Ağa Çeşmesi’nin(1815) inşâ kitâbeleri ta’likte de mahir olduğuna delalet etmektedir. Ayrıca ağabeyi İsmâ’il Zühdî Efendi’nin ayak şahidesini de ta’lik ile yazmıştır.Mustafa Râkım Efendi’nin en meşhur öğrencisi, ömrü boyunca sohbetinde bulunduğu ve iltifatına nâ’il olduğu Sultan II. Mahmud’dur. Son derece başarılı bir hattat olan Sultan Mahmud’un bazı yazılarının, onun kalem-i tashihinden geçtiği iddia edilmekte, örnek olarak da Ayasofya Cami’nde bulunan Sultan Mahmud imzalı büyük levhâ gösterilmektedir.

O’nun dışında evlatlığı Mehmed Hâşim Efendi, Mehmed Şâkir Recâî Efendi ve Seyyid Mehmed Tâhir Efendi gibi değerli hattatlar yetiştirmiş olan Mustafa Rakım’ın kimlikleri meçhul olan Ahmed Bedi’î Efendi, Alî Fevzî Efendi ve Şeyh Mustafa Ferid Efendi’ye de icâzet vermiş olduğu bilinmektedir. Hat san‘atındaki müstesna mevki’ne rağmen son derece az hattat yetiştirmiş olmasını, mizacındaki titizliği, öğrenci seçiminde de göstermiş olmasına bağlayabiliriz.

İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal, Son Hattatlar İbnülemin Mahmud Kemal İnal

Râkım’ı yakından tanıyan Keçecizâde, onun yalnız hattat değil, “behredâr-ı şi’ir ü inşâ” ve “sunûf-ı fazl ile” mevsûf bir merd-i bî-hemtâ olduğunu da ilâm ediyor. O zemanlar da hem okur, hem yazar âdemler ma’dud, ba-husus medreseden yetişen hocalarla hattatlar içinde – ifâde-i merâm edecek derecede – düzgün yazanlar mahdûd olduğu içün “okur yazar tâbirinin zât-ı pâkine münhâsır” olduğunu söyliyerek merhûmun fezâ’iline tercemân oluyor. Hattatlar hakkında – haklı-haksız – irâd olunan “bütün hattatlar câhildir!” kāziyyesine uygun düşmediğini anlatıyor.

Hattat ve ressam Yenişehr-i Fenarî Hüseyin Hâşim Bey Osmânlı Ressamlar Cem’iyyeti Gazetesi’nde şöyle diyor:

Mustafa Râkım Efendi gâyet güzel sülüs ve nesih yazıları yazdığı gibi ta’lik de yazmışdır. Ta’lik yazıları, sülüsdeki iktidâr-ı fevk-aladesinin kuvvetile vücûde gelmiş âsâr ise de kāvâ’id-i mahsusâsına kemâlile tevâfuk eylediğinden cidden nazar-rübâdır. Bu kadar meziyyâtından başka bir de figürist ressam olması, kendine hakîkāten bir şeref-i diğer bahşeder... Hutut-ı mütenevvi’ada vâsıl-ı mertebe-i infirâd olan üstâd-ı mübeccelin Fâtih Cami’ civârındaki selâtin türbelerinin mahâl-i muhtelefesinde mahkûk olan ve yalnız türbeler içün değil, memleketimiz içün müzeyyinâtdan ad’olunmağa şâyân bulunan o hutut-ı ber güzîdesine kerâmât-ı kalemiyyedir denilse mübâlağa edilmiş olmaz. Hele Fâtih Caddesi üzerindeki büyük türbe ile Tophâne’de Cami’-i Nusret’in iç taraflarına celî hatt-ı sülüs ile yazdığı adimü’n-nâzir kuşaklar, o binalar içün muhâlled birer nıtâk-ı mefhâretdir.

Hazret-i üstâdın kâğad üstündeki yazılarının – san’at ve hüsn-i hat itibarile – en kıymetli olarak tersim ve terkim etdiği bir hilye-i şerîfe vardır ki, maddî kıymeti takdir edilemiyecek derecede dil-rübâ bir nüshâ-i yektâdır. Evkāf-ı İslâmiyye Müzesi’ni te’sis etmek içün cami’leri, mescitleri, türbeleri ve sâ’ir binaları tedkîk ederek çalınmağa, satılmağa marûz olan nefîs ve nâdir eserleri toplayub niçe ta’n ve ta’arruza hedef olduğumuz hengâmda Eyüp’de Sultan Selîm Han-ı Sâlis merhûmun vâlidesi Mihrişâh Vâlide Sultan’ın türbesinde gördüğümüz o hilye-i bî-nâziri derhâl müzeye nakletdirmişdik. Orada bıraksa idik, türbenin kurşunlarını çalan mel’unların, bunu da çalacakları emsâli ile sâbitdi. Bu hilye-i mübâreke sebebile üstâdın, sahib-i hilye efendimiz hazretlerinin şefâ’at-i seniyyelerine mazhâr olacağı memûldur.

...
Topkapu Sarayı Müzesi’nde numarasız evrâk arasında bulunan ve Sultan Mahmud Han-ı Sâni’ye takdim olunduğu anlaşılan aşağıdaki ârizâyı[1] kimin takdim etdiğine dâ’ir bir işaret yokdur. Enderûn-ı Hümâyûn yazı hocalarından birinin yazmış olduğu düşünülmekdedir. Metni şöyledir:

Benim efendim!
Buyurmuşsunuz ki, yazılarını Mustafa Râkım hazretleri gibi yazsun. Âyâ cihânda anın mislini yazan gelmemişdir ki, bu fakir yazabileyim. Kendi mikdarımca yazabildiğim bu kadardır. Va’zü’l-âsl Hamdullah Efendi ve Hâfız Osmân Efendi’nin ahsen olan murakkā’atından yazub ve onlardan da en güzel harflerini seçerek bu üslûba erişdirmişdir. Ve hatt-ı müselsel olarak müfredât-ı hurûfı muttasılan bir murakkā’ yazmışlardır ki, sâlifü’z-zikr ustadan görseler, pesend edüb alnından bûse ederlerdi. Yazdığı yazılar da sülüs kaleminden itibâren bir karışa kadar bir kalemle yazı yazsa hüsnünü muhâfaza ederdi. Bütün esrâr-ı hatda vâkıf olub Rabb-i bedi’in yedinde ihsân eylediği per-kâr-ı kudretini bir kuluna bahşetmiş değildi. Bundan böyle de, gerçi tecelliyât-ı ilâhiyyesi mahdûd olmamakla beraber böyle bir zâtın âlem-i hatda yetişmesine imkân göremem. Bu sözüme Fâtih’de, Cihângir ve Tophâne’de yazdığı celî yazılar burhân-ı celîdir ki, kıyamete değin mislini kimse vücûde getiremiyecekdir. Kaldı ki, bu abd-i fakir per-kâr-şinâslıkda olan mehâreti de inzimâm ederek istif mes’elesinde bir hatt-ı müstâkime irca’ ile üst ve altını mıstara yerleşdirmişdir.
Şi’ir ve inşâ ve kitâbet-i cedidede yed-i tulâsı cümlenin müsellemidir. (Rahmetullahi aleyh ve rahmetullahi ve esmâ Cenâb-ı Hakk türâb-ı menşûrı kadar sizleri pâyidâr ve şerir-i saltanatınızda ber-karar buyursun âmin.
İlm-i hattın sır olan bekâretini
Fas edüb celîle gösterdi.
Nâm-ı üstâdânesini ibkā içün her eseri, birer âbide-i hakîkāt-nümâ olan merhûmun terceme-i hâline nokta koymak üzere – şimdi sünûh eden – şu kıt’ayı, revân-ı pâkine Fâtihâ-hân olarak kaydediyorum:

Mustafa Râkım’a dense lâyık
Muhteşem hatt-ı celî sultanı
Tek yaratmış onu Rabb-i kādir
Gelmemiş, gelmiyecek akrânı

 



[1] Bunu ve merhûmun, Üçüncü Sultan Selîm’e yazdığı ârizâyı evvelce Topkapu Sarayı Müzesi Kütüphânesi memurluğunda, sonraları belediyyeye bağlı müzeler müdîrlüğünde bulunan İsmâ’il Hakkı Baykal Bey tevdi’ eylemişdir.