Derviş Mehmed Efendi

Kevkeb Hâfız
Hattat
Hafız Osman Aklâm-ı Sitte Ekolü

Ölüm Tarihi H. 1128
M. 1715-1716
Mezar Yeri Edirne

Sanatkâr Hakkında

Nesebi ve memleketi hakkında bir bilgi yoktur. Genç yaşıta eğitim için Anadolu’dan Edirne’ye göçmüş, hıfzını tamamlayarak hâfız olmuştur. Sesinin güzelliği ve latîf edâsı ile zamanının önde gelen hâfızları arasına girmiş ve gözündeki seğirme yüzünden yakıştırılan “Kevkeb Hâfız” lâkabı ile şöhret kazanmıştır. Devlet görevi almadığı anlaşılan Kevkeb Hâfız Derviş Mehmed Efendi, 1716 yılında Edirne’de vefât etmiştir. Halifesi olduğu, Halvetî meşâyihinden Mustafa Efendi’nin şeyhlik yaptığı Yoğurtçular tekkesi'nde medfun olduğu sanılmaktadır. Sülüs ve nesihi Hâfız Osman’dan meşkederek icâzet almış olan Kevkeb Hâfız Derviş Mehmed Efendi, hocasının önde gelen mukallidlerinden biri olarak, Hâfız Osman üslûbunun Edirne’de yayılmasına hizmet etmiştir.

Hocaları

Hâfız Osman
Aklâm-ı Sitte

Talebeleri

no image
Abdullah Vefâyî Efendi
Aklâm-ı Sitte
Kâtibzâde Mehmed Ref‘î Efendi
Aklâm-ı Sitte
no image
Saatcizâde Ahmed Efendi
Aklâm-ı Sitte
no image
Şüğlî Ahmed Dede
Aklâm-ı Sitte
H. 1090 / M. 1679-1680
no image
Üsküdârî Halîl Efendi
Aklâm-ı Sitte
no image
Şeyh Seyyid Hasan Efendi
Aklâm-ı Sitte
no image
Kazazzâde Seyyid Ahmed Efendi
Aklâm-ı Sitte

Ketebe.org İsmail Orman

Türk İslam Eserleri Müzesi’nde mushâf-ı şerîfi(no. 195) ile du‘a mecmu‘ası(no. 4247) bulunan Kevkeb Hâfız Derviş Mehmed Efendi’nin, hocasına mushâf yazdırmak isteyen bir zâtı, “O artık yaşlandı, hızlı yazamıyor! Ben hem çabuk, hem de daha güzel yazarım” sözleriyle ikna ederek, sipârişi kendi üzerine almış olduğu ve bunu duyan hocasının da son derece müteessir olduğu nakledilir. 

Ancak, belki de onun kırgınlığından dolayı, yazmağa başladığı mushâfta kullandığı kalemi açmak isterken parmaklarını kesen Kevkeb Hâfız Derviş Mehmed Efendi, sipârişi tamamlayamadığı gibi, bir yıl yazı yazamamış ve o nüshâ-i mübârekeden kazanacağı meblâğın birkaç mislinden mahrûm kalmış imiş.

Müstakimzâde Süleyman Sâdeddin, Tuhfe-i Hattatin

Edirne’ye Anadolu’dan gelip tavattun eyledi. “Kevkeb” diye mülakkab olmasına vesile eğerçi “el-Elkâbu tenzilü mine’s-semâi” imâsıyla uluvv-i şânı ve pertev-i şa’şa’adâr-ı zamânı müsellemdir. Lâkin vech-i âdi budur ki, ba’zı nâsta rû-nümâ olduğu üzere beşeresinde dîde ve gûş miyânında bir halkî irti’âş u ihtilâc-ı dâ’imî var idi. Nâgâh kevkeb-redîf bir kasidede hareket-i mezbûreye dâ’ir bir mazmûn vâki’ olmakla mecliste keyfe mâ’ttefak inşâd olunurken beyt-i mezbûrede ehl-i meclisin ziyâdece inbisâtlarına bunlar izhâr-ı infi'al ile münkabız olduğu eclden “kevkeb” lafzı ma’hûdâne lakab kalmıştır. Ketebelerinde îrâd eylemez idi. Seb’a-i seyyâre-i vücûhât-ı Kur’âniyyeyi bi-kemâlihâ görüp ve şâkirdlerinden Yoğurtçular Şeyhi Mustafâ Efendi’den Tarîka-i Halvetiyye’de âhiz-i dest-i bey’at ve be-kâm-ı hilâfet dahi olmuştu. Hüsn-i hatt-ı şeş-kalemi dahi ekâlîm-i seb’ada şöhret-nümûn ve üstâd-ı rub’-ı meskûn, nâmdaş-ı câmi’ü’l-Kur’ân Hâfız Osmân Efendi’den İstanbul’da temeşşuk ve icâzet-yâb-ı tefevvuk olmuştur. Lâkin

Hatt-ı bîzârî-i subhest sevâd-ı şeb-i mâ

Çün süveydâst nihân der-dil-i şeb kevkeb-i mâ

zâhiri üzere bîçâre pûşîde-i sehâb-ı gaflet bulunup hukûk-ı üstâdiyyete adem-i ri’âyet ve belki ilâve-i ukûk-ı dünyâ vü âhiret olur umûra tasaddî edip ez-cümle Devlet-i Aliyye Edirne’de bulunduğu ezminede üstadı mezbûr efendiye ricâl-i devletten biri ale’l-hisâb bir kîse akçe irsâl edip bir mushaf-ı şerif kitabetini niyaz ve merhûm-ı merkûm dahi şürû’ eylediği mushafın sülüsü yazılmışken, Kevkeb Edirne’de bulunmakla “Ben hoş-nüvîsim ve tîzkârım; Osman Efendi alil olmakla pîrâne yazar!” diye kendine kitâbet-i mushafı tahvil ve meblağ-ı mezbûru bir teng vaktte istirdâd u tahsil eylemelerine sebeb olmuştu. Bu rahne onun ameli olduğuna mushaf-ı sânî cüz’leri İstanbul’da tezhibe gelip ba’de zamânin mücellid dükkânında gördükte muttali’ olup eğerçi “yemhûllâhu mâ yeşâ’u ve yüsbitü ve indehu ümmü’l-kitâbi” deyip izhâr-ı infi’âl eylemedi diye naklolunur. Lâkin mushaf-ı sânî henüz sülüsü mikdârı olmadan kalemtırâş ile kazâ-i kitabet, eylediği iki parmaklarını birden kat’ edip zahm-ı sûrîsi bir sene iltiyâm kabûl eylemeyip ve’l-hâsıl mezbûr mushafı itmâm müyesser olmayıp bu maddeden sonra yıldızı düşüp kevkeb-i dil-hâhı üzere tenvîr-i âsumân-ı kitabet eylemek mukadder olmamıştır:

Ger hat keşi be-âlem hatt-ı emân yâbî
mefhûmu üzere “telef-i hattât” (1129) târihinde Edirne’de rütbe-i hayâttan inhitât buldu ve “Kevkebün inkazza’s-sâ’ate” meseline mevrid oldu.