Mustafa Düzgünman

Sanatkâr
Doğum Tarihi H. 1338
M. 1920
Ölüm Tarihi H. 1411
M. 1990
Doğum Yeri İstanbul-Üsküdar
Mezar Yeri İstanbul-Üsküdar, Karacaahmet Mezarlığı

Fotoğraflar

Sanatkâr Hakkında

Azîz Mahmud Hüdâyî Camii imâmı Sâ’im Efendi’nin oğlu olarak 9 Şubat 1920’de Üsküdar Sultantepesi’nde doğdu. İlk mektebi bitirdikten sonra babasının Üsküdar çarşısındaki aktar dükkânında çalışmaya başladı. Dönemin önde gelen hattat ve mûsıkîşinâslarının uğrak yeri olan bu dükkândaki tecrübeleri, içindeki san‘at aşkının alevlenmesini sağladı.

Nitekim bunu farkeden annesinin dayısı Necmeddîn Okyay’ın teşvîkiyle 1938’de Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin Türk Tezyînî Sanatları Bölümü’ne kaydoldu. Burada Necmeddîn Okyay’dan eski tarz cild ve ebrû san‘atlarının inceliklerini öğrendi. Kabiliyeti ile kısa zamanda dikkati çekmesine rağmen, savaş döneminin ağır şartları sebebiyle okulu bırakıp tekrar baba mesleği aktarlığa döndü.

Babasının 1953’teki vefâtında uhdesindeki Azîz Mahmud Hüdâyî Dergâhı’da türbedârlık hizmetine ta’yin edilen Mustafa Düzgünman, 1979’a kadar yirmi altı yıl hizmete devam ettiği gibi vefâtına kadar da esnâflık yaptı. Ayrıca Azîz Mahmud Hüdâyî Cami’nde uzun yıllar cuma kameti okudu. Ramazân’larda terâvih namazı aralarında okunan ilâhîleri icrâ ederdi. Bir Çarşamba gününe tesâdüf eden 12 Eylül 1990 tarihinde vefât ederek Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi. 





Kendi kaleminden hayat hikâyesi (*)


“Sayın M. Zeki Kuşoğlu’na muhtasar hayat hikâyemdir.

12.07.1986


İsmim Mustafa Düzgünman. 1920’de Üsküdar Sultantepe Hâce Hesnâ Hâtun Mahallesi’nde doğdum. Babam da Sultantepe doğumlu imam, hatip, hâfız Sâim Düzgünman’dır. Annem Şükriye Hanım da Üsküdarlı’dır. İlk tahsîlimi Ayazma Mektebi’nde tamamladım.


Babamın Üsküdar’daki aktar dükkânında çalışırken bir yandan da Kur’an okuma, müezzinlik ve dînî mûsıkî meşk ediyordum. İlk mûsıkî hocam Hünkâr müezzin başı Hâfız Muhittin Tanık Bey’dir. İlk okuduğum Hak Teâlâ Bahri mevlîdini hocanın desteğiyle Üsküdar Yenicâmi’de bir kandil gecesi okudum. Üsküdar Çarşamba Rufâî Tekkesi Şeyhi Hayrullah Tâceddin Efendi’den daha klâsik dînî eserler geçtim. Arkadaşlardan bir grup kurup mevlitlerde tevşîh okuyorduk. Babamın Aziz Mahmûd Hüdayî Hazretleri’nin câmiinde imam olması sebebiyle orada cumhur müezzinliği, terâvih müezzinliği gibi özelliği olan cemiyetler yapardık. Grup başı bendim.  


Ezan okumam muhtelif makamlarda olur ve dinlenirdi. Uğur Derman kardeşimiz o günleri çok iyi bilir. Kendimi methetmek istemem Ramazan geceleri gittiğimiz câmiler dolardı. Hey gidi günler hey.


Bu işler olurken evde basit ciltler yapmaya başladım. Bu durum üzerine dayımız Necmeddin Hoca (Necmeddin Okyay) beni Güzel Sanatlar Akademisi Türk Tezyînat Şubesi’ndeki kendinin de hocası olduğu Kadîm Cilt ve Ebrû kısmına yazdırdı. Kayıt târihim 1938’dir. Önce klâsik cildi öğrendim, sonra ebrûya başladım. Evde ebrû teknesi kurdum ama pek muvaffak olamadım. Mektepte yapardık, evde niye olmadı? Çünkü orda işe hocanın tecrübeli eli değiyordu. İşi hocaya açtım. Keyifli gülüşünü unutamam. İki kere evimize geldi, hatâlarımı gösterdi. Fakat ebrû işi göründüğü gibi kolay bir iş değildi. O gün bu gün kırk senedir ebrû yapıyorum.


1944’te hastalandım, sol ciğerimde kanama oldu. Câhil doktorların elinde nerede ise ölecektim. Vâlidebağ Pravatoryumu’na yatırdılar. Doktorlar artık ümit yok demişler. Allâh’ın işi, rahmetli Doktor Mehmet Dedeoğlu beni kurtardı. Tedâvim üç sene sürdü. Pek ender olan bir ârızaymış, bu hastalığın ismini şimdi hatırlamıyorum.


Akademideki öğrenciliğim sıralarında zannedersem 1942’de Akademi çapında büyük bir sergi yapıldı. Burada üç büyük vitrin eser teşhîr ettim. O eserleri hâlâ saklıyorum. İsmet İnönü, Reis-i Cumhur olarak sergiyi ziyârete geldi. Benim vitrinlerin önüne geldiği zaman Türk Tezyînatı Şefi Tuğrakeş İsmail Hakkı Bey, benim ciltleri göstererek “ bu eserleri yapan bu talebedir” diye beni Paşa’ya takdim ettiler. İnönü elimi sıkıp beni tebrîk etmişti. Bir başka gün Maarif Vekîli Hasan Âlî Yücel sergiye geldi. Yine benim vitrinlerin önüne geldiği zaman takdirle bakarken Tuğrakeş Hakkı Bey vitrinden bir ciltli kitabı çıkarıp baksın diye Hasan Âlî Bey’e uzattı. Hasan Âlî Bey “bu ne kitabı” diye sorunca ben ön planda olduğum için sözü hemen yapıştırdım. “O evliyâ kitabıdır” dedim. Kitabın ismi Miyâr-ül Evliyâ idi. Ben öyle deyince o mütebessim bir çehre ile “biz de onlardanız” dedi. Onunla bâzı şeyler konuştuk, elimi sıktı. Hasan Âlî Bey sergiye girip, Türk Tezyînat sergisinin azâmetini görünce “Allah Allah bârekallah” demiş. 


Atölyede çalışırken rahmetli Rikkat Hanım da (Rikkat Kunt) gelir, cilt işleriyle uğraşırdı. Yaptığı şemse ciltler herhâlde evindedir.


1953’te askere alındım. Altı ay sakat askerlik yaptım. Üç ay Selîmiye’de, üç ay da Harbiye’de. 1. Ordu karargâh matbaasında mücellitlik yaptım. 1953’ün Temmuz’unda terhis oldum. Hastalık ve askerlik dolayısıyla Akademi ile ilgim kesildi. Askere gitmeden önce evlenmiştim. 1953’te oğlum Ali Haydar, 1962’de kızım Yasemin doğdu. 

Ben çocuk denecek yaşta iken babam Hz. Hüdâyî Âsitânesi’ne imam ve hatîb olarak tâyin edilmişti. Ben de maddî ve manevî olarak o makâma bağlanmış oldum. Birkaç sene hizmetten sonra babam görevden ayrıldı ama ben ayrılmadım.


Necmeddin Efendi’nin tavassutu ile 12 Şubat 1954’te Aziz Mahmûd Hüdâyî’ye türbedâr oldum. Kırk beş lira aylığım vardı. Türbe haraptı, aldığım aylıklarla türbeyi onarmaya muvaffak oldum. Fakat bu süre içinde hâdiseler de eksik olmadı. Türbenin kurşunları çalınır, karakollara giderdim. Vakıflar masraf etmez, ben adam bulur çatıyı yaptırırdım. Çoğu kere masrafları dükkânımızdan karşılardım. Dergâhın aşağı sokağındaki Cennet Efendi türbesine de ben bakardım. Ahşap ve haraptı. Orayı da yaptırdım ama yandaki evde çıkan yangınla 17 Şubat 1961 Ramazanında orası da yandı. Buna çok üzülmüştüm. Türbe yeniden yapılmayınca orayı da açık hazîre olarak tanzîm ettim ve ağaçlandırdım. Beni Türbeler Müdürlüğü’ne “O ticaretle uğraşıyor, ne işi var türbede” diye şikâyet etmişler. O da yetmiyormuş gibi bu insanlar beni huzursuz ediyorlardı. Yine müdürlüğe “Orası ham sofular karargâhı oldu” diyorlarmış. Baskılara dayanamadım, istifa ettim. İçim kan ağlamıştı.


1986 Ramazan Bayramı’nda dergâhı ziyârete gittim. Bir de ne göreyim, türbeyi mahvetmişler. Hz. Hüdâyî’nin sandukası etrafında çevrili altın varaklı özel parmaklığına, vurmuşlar kurşûnî soba yaldızını. Sandukalar üzerindeki kıymetli şallar, Kâbe örtüleri, el işlemeli yazılı kıymetli peşkîrler, örtüler yok olmuş. Yerine Kapalıçarşı usûlü neftî çuha çekmişler. Perdeler sökülmüş ve yerlere makine halısı döşemişler. 135 senelik Abdülmecid yapısı âsâr yok olmuştu. Mihrâbının iki yanındaki kıymetli mumlar yok olmuştu. Câminin çok kıymetli levhaları vardı, temizlik dolayısıyla yerinden toplanmış ve çoğu yerlerine takılmamış, yerleri boştu. Uğur Derman kardeşime meseleyi haber verdim. O da vakıflara iki defâ haber verdi. İlgilenen bile olmadı.


Dergâhın emniyet kasası gibi kullanılan I. Ahmed devri yapısı bir oda vardı, onu da yıktılar. Vakıflar yine ses çıkarmadı. Bunlar benim acı hâtırâlarım.


Akademiye gittiğim senelerde fotoğraf çekmeye başlamıştım. O zaman basit körüklü makinalarla cam negatife çekerdik. O usûlle epey sayı fotoğraf çekip banyosunu ve tabını da kendim yapardım. O camlar şimdi Uğur Derman’dadır. **



 

Eserleri

Hocaları

Necmeddin Okyay
Ebru

Talebeleri

Fuat Başar
Ebru
H. 1410 / M. 1989
no image
Niyazi Sayın
Ebru
Alparslan Babaoğlu
Ebru

Ketebe.org İsmail Orman

Necmeddîn Okyay’dan öğrendiği ebrû san‘atına 1957 senesinden itibâren daha fazla zaman ayıran Mustafa Düzgünman, klasik anlayışa sımsıkı bağlı kalmış ve modern uygulamalara rağbet etmemiştir. Hocasının bu san‘ata kazandırdığı çiçekli ebrû çeşitlerini ıslâh ettiği gibi, papatyayı da ekleyerek, hocasının “ebrûculukta beni geçti” şeklindeki takdirini kazanmıştır. Vefâtına kadar aralıksız sürdürdüğü kariyerine çok sayıda sergi sığdırmayı başaran Mustafa Düzgünman, gerek eserleri ve gerek yetiştirdiği öğrencilerle bu san‘atın tanınması ve yayılmasında fevkalade büyük hizmette bulunmuştur.

Aynı zamanda koleksiyoner olan Mustafa Düzgünman’ın kıymetli tesbihler, değerli hattatlara ait hat levhâları ile kendisine ait ebrûlar ve şemse tarzında yaptığı kitap kabı, kutu ve çerçevelerden oluşan koleksiyonu hâlen ailesinde bulunmaktadır. Ayrıca eski tarz körüklü fotoğraf makinasıyla 1000’e yakın hat örneğini cam negatife tesbit etmiş olup bazıları Kalem Güzeli ve İslâm Mîrasında Hat Sanatı adlı eserlerde kullanılan bu negatifler daha sonra kendisi tarafından Türkpetrol Vakfı’na hediye edilmiştir.   

Ketebe.org İsmail Orman

Mûsıkî-şinâs Kişiliği

Dînî mûsikiyle de meşgul olan Mustafa Düzgünman, tasavvuf zevkini Hâfız Eşref Ede’den almış, Mızıka-i Hümâyûn’da yetişen Hâfız Muhittin Tanık, Üsküdar’daki Çarşamba Rifâ’î Dergâhı şeyhi Hayrullah Tâcettin Yalım gibi hocalardan istifâde ile kendini geliştirmiştir. Bir kısmının güftesi kendisine ait olmak üzere değişik makamlarda bestelediği yirmi kadar ilâhîsi, vefatından önce yakın arkadaşı neyzen Niyâzî Sayın tarafından notaya alınmıştır. Ayrıca hocalarından meşkettiği dînî eserler de son zamanlarında banda alınmıştır. Koşma tarzında bazı şiirler de yazmış olup ebrûnun tarihçesi, özellikleri ve mâhiyetini anlattığı yirmi kıt‘alık “Ebrûnâme”si en meşhurudur.