Ârif Hikmet Bey

Hattat
Doğum Tarihi H. 1303-1304
M. 1886
Ölüm Tarihi H. 1337
M. 1918
Doğum Yeri Bulgaristan-Ustrumca
Mezar Yeri İstanbul-Koca Mustafa Paşa Cami Haziresi

Fotoğraflar

Sanatkâr Hakkında

Hâfız Hamza Efendi’nin oğlu olarak 1886 senesinde Ustrumca’da dünyaya geldi. Daha sonra ailesi ile birlikte İstanbul’a göçerek Üsküdar’a yerleşti. Bir müddet Enderûn Mektebi’ne ve daha sonra Davûd Paşa İdâdîsi’ne devam ettiyse de, hüsn-i hatta olan merakı nedeniyle bırakarak, yazı çalışmalarına ağırlık verdi. İzzet Efendi’den rık‘a ve Bakkal Ârif Efendi’den sülüs ve nesih meşkederek her ikisinden de icâzet aldı. Ayrıca Sâmî Efendi’den ta’lik, Hasan Tahsîn Efendi’den dîvânî, Ebû’z-ziyâ Tevfîk Efendi’den de kûfî yazının inceliklerini öğrendi. Ancak kendi ifâdesine göre tüm icâzetleri bir yangında hânesi ile birlikte yandı. H. 1326/M. 1908'de Matbaa-i Âmire hattatlığına ta’yin edildi. Birkaç yıl hizmetten sonra istifa ederek, Galata Köprüsü’nde denetim memurluğu yaptı. Daha sonra Hattat Hâlid Bey ile müştereken Bâb-ı Âlî’nin karşısında bir yazıhâne açarak, ilan, kartvizit, mühür ve sâire imâli ile meşgul olmağa başladı. Bu esnâda Tuhfe-i Hutut adlı bir hat risâlesi neşrettiği gibi, Dârü’l-hilâfeti’l-âliyye Medresesi’nin hüsn-i hat muallimliğini yaptı. Evkaf Nâzırı Hayrî Efendi’nin himâyesi ile açılan Medresetü’l-hattâtîn’in ilk müdürü olduysa da, bir hayli geçimsiz olduğu için bir müddet sonra azledildi. Bunun üzerine Sirkeci’de, Ankara Caddesi üzerinde “Yazı Yurdu” nâmıyla bir yazıhâne açtı. Ayrıca üyesi olduğu İttihâd ve Terâkkî Cemiyeti tarafından Nişantaşı, Cihângir, Beşiktaş ve Fâtih’te açılan vakıf mekteplerinde hüsn-i hat muallimi olarak görev aldı. 29 Eylül 1916 tarihinde Yüksek Ticâret Mektebi’nin hüsn-i hat muallimliğine ta’yin edildiyse de, H. 8 Safer 1337/M. 13 Kasım 1918 tarihinde bir müddetten beri muzdarip olduğu veremden vefât etti. Koca Mustafa Paşa Cami hazîresinde medfundur.

Hocaları

Sami Efendi
Ta’lîk
H. 1322 / M. 1904-1905
Hasan Tahsin Efendi
Divani
H. 1325 / M. 1907-1908
no image
Ebûzziyâ Mehmed Tevfîk Bey
Kûfî

Ketebe.org İsmail Orman

Hüsn-i hat sahasında daha ziyâde antet, kartvizit gibi matbu eserlerle adından söz ettirmiş olan Ârif Hikmet Bey’in, hutut-ı mütenevviada mâhir bir hattat olduğu açıktır. Her ne kadar yazıda “yeni ve esaslı bir usûl-ı hat ihdâs” edebilecek kabiliyette olduğunu söylemek mümkün değilse de, hazırlamış olduğu kartvizitlerdeki istif kalitesi üst düzeydedir. Mucîdi olduğu söylenen “hatt-ı sünbülî” ile Halife Abdülmecîd Efendi için tuğrayı andıran bir marka tertîplemiş olan Ârif Hikmet Bey hakkındaki eleştirilerin bir kısmı da buna dayanmaktadır. Zirâ Sultan Mehmed Reşâd’ı bir hayli üzen bu davranış, halk nazarında da itibâr görmemişti. 
Vefâtından sonra zevcesine intikal etmiş olan yazıhânesi ise, evvelâ kirâcısı ve daha sonra eşi olan Hâmid Aytaç tarafından senelerce işletildikten sonra, boşanmaları üzerine kapatılmış ve yerine Afîtâb Kırtasiye Mağazası açılmıştır.

İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal, Son Hattatlar

Vefâtını müte’akiben “San’at-ı hat, kıymet-dâr bir rüknünü gâ’ib eylemişdir.” başlığı ile Tasvir-i Efkâr Gazetesi’ne yazılan mekalede deniliyor ki:

Ârif Bey’in gaybubet-i ebediyyesi, memleket içün pek ciddi zayi’atdandır. Henüz genç, fıtreten bedâyi-perver, mesleğinde esâslı teceddütler icrâsına muktedir(!) her vechile kıymet-dâr bir san’at-kâr-ı hat idi.

San’at-ı hattı muktedir mu’allimlerden[1] usûlü da’iresinde ta’lim ve tedris etdiği cihetle hüsn-i hattın eskiden beri te’essüs eylemiş olan kavâ’id ve zavâbıtına tamamile vâkıf idi. Fekat kendisi aynı zemanda teceddüd-perver dahi olduğundan, sonraları bazılarında yavaş yavaş usûl ve kavâ’id-i mevzu’ada tâdilât yapmağa lüzûm görmüş, buna binaen bazı isimlerin tertibinde, istifinde, kendine göre bir yol takib eylemişdir. Böyle indî tadilât-ı(!) usûl-ı kadîmeyi muhâfazaya tarafdâr olanlarca, mucib-i mü’ahâze olamakdan hâli kalmamış ise de genç san’atkâr tadilâtında dâ’imâ zarâfet ve incelik icabını tamamile gözetdiği cihetle, yazılarının heyet-i umûmiyyesi itibarile memleketimizde san’at-ı hattın terâkkisine medâr olacak bir mahiyetde idi... Ârif Bey de sâ’ir bir çok san’at-kârân ve bedi’â-şinâsân gibi takdir olunamamış idi. Eğer ömrü vefâ etmiş olsaydı pek çok terâkki ederek memleketimizde büsbütün yeni ve esaslı bir usûl-ı hat ihdâs(!) edeceğine şüphe yok idi. Mâmafih kısa ömrü esnâsında da “hatt-ı sünbülî” tesmiyye etdiği bir hat icâdına müveffâk olmuşdur. San’at-ı hattaki mehâretine ve bedi’â-perverlikdeki istidâdına nümûne olmak üzere binlerce(!) yazıları meyânından intihâb etdiğimiz bir iki tertib ile eser-i icâdı olan hatt-ı sünbülîden bir parçayı dercediyoruz. En ziyâde sülüs ve nesihde ibrâz-ı iktidâr eylemekde idi.

Şen, hoş-meşreb, biraz lüzûmundan fazla lâübalî ve hayatında mübalâtsız olan bu sahib san’atın üfûli, erbâb-ı ma’rifet yetişdirmekde pek bâhil olan memleketimiz içün pek ciddi zâyi’atdandır... Ârif Bey’in na’şı, Tevfîk Fikret merhûmla tanburî Cemil Bey’in cenâzeleri gibi heman kimsesiz denilecek sûretde hângâh-ı ebedîsine nakledilmişdir.

Bu yazıda imza olmadığı içün kimin tarafından yazıldığı ma’lûm değildir. Yazan, kim olursa olsun fikrini söylemekde serbest ise de ilim ve fenni ilgilendiren mes’elelerde her istenilen söz söylenemez, hissiyâta kapılarak şahsî mütâle’alar yürütülemez. İlim ve fenne ait konular hakkında yine ilim ve fen da’iresinde kelimeler sarfetmeğe mecburiyet vardır. Bunun haricine çıkınca ilim ve fen de mu’ayyen ve mazbut olan hududun dışına çıkar; hakikî mahiyetini kaybeder, ilim ve fen nâmına söylenilenler, lâf-ı güzâf mertebesinde kalır, bir fa’ide te’min etmediği gibi, aksine zarar doğurur. Bu, böyle!.

Şimdi yukardaki mekalede söylenen sözlere dâ’ir birkaç söz söylemek lâzımdır. Zemanlarının en büyük hattatları, merhûm Ârif Bey’den daha ziyâde “hattın kavâ’id ve zavâbıtına vâkıf” ve tasarrufa kadir oldukları hâlde “teceddüt-perverlik nâmına usûl ve kavâ’id-i mevzu’ata tadilât yapmağa lüzûm” görmemişler ve “usûl ve kavâ’id-i mazbuta” da’iresinde yazının bir kat daha güzelleşmesine çalışmışlarken, onun tadilâta lüzûm görmesi, halefe-te’arruf mesleğinin yolunu tutmuş olmasından ve umûma muhâlefetle şöhret sahibi olmak hevesinden yâhud haddini bilmemezlikden kaynaklanmakdadır dense, hata edilmiş olmaz.

Mesleğinde esaslı teceddütler icrâsına muktedir” olduğunu söylemek de pek yüksekden atmakdır ki, medhedilen âdemi yükseltmez, alçaldır. “Yeni ve esaslı bir usûl-ı hat ihdâs” edeceğinden dem vurmak da garâ’ibden sayılır. Bu ana kadar gelüb geçen hattatlar “yeni ve esaslı bir usûl-ı hat icâdına” cüret etmemişler de, bu genç san’atkâr “büsbütün yeni ve esaslı bir usûl-ı hat icâd” edecekmiş. Bu sözü, hangi âkil yazmışsa “sen bu aklınla gidüb dârü’ş-şifâda söylen!” mısra’ı ile karşılamak gerekir.

İsimlerin tertibinde ve istifinde kendine göre bir yol takib eylemek” başka, “usûl ve kavâ’id-i mevzu’atda tadilât yapmak” başkadır. Onun “kendince” tadilâtı, usûl-ı kadîmeyi muhâfazaya taraftar olanlarca kınanması, pek tabiî olarak gereklidir. İlimde, fende ve san’atda “şahsîliğin” yeri yokdur. “Genç san’atkârın tadilâtda zarâfet ve incelik icabâtını gözetmesi, san’at-ı hattın terâkkisine medâr olacak bir mahiyetde idi.” hükmünü vermek de keyfîdir.

Adamcağızın bir yerde dikiş tutduramaması “geçimsizliği” ile beraber galiba “lüzûmundan fazla lâubalî ve hayatında mübalâtsız” olmasından ileri geliyor anlaşılan.

Bizde ölene değil, olana hurmet etmek âdeti geçerli olduğu içün müteveffânın na’aşının âdeta kimsesiz bir hâlde nakline te’essüf etmemelidir. O zâta varıncaya kadar, muhtelif mesleklere mensup niçe erbâb-ı meziyyet, cema’at-i kübrâ ile değil, ekseri birkaç adım yürüdükden sonra dönen üç-beş âşinâ ve komşu, mahâlle imâmı, mü’ezzin ile mahâlle bekçisi, birkaç hammal, birkaç kefen soyucu ve ölü yıkayıcı ile medfene götürülmüşdür.

Kısa ömrü esnâsında hatt-ı sünbülî diye adlandırdığı bir hat icât etmesine mukabil – latîfe ile karışık olarak – aşağıdaki kıt’ayı okumak uygun olur:

Aferin ey mucîd-i hatt-ı zarîf-i sünbülî

Şüphe yok icâdına hayran olur cümle en’am

Hatt-ı gülle lâle vü zanbak da icâd eylesen

Hatt ü hattat fahr eder zâtınla tâ rûz-i kıyâm

 

 

[1] Bunlar kimlerdir, isimlerini yazmak icâb ederdi.